"İnsanlar değişmek ya da değiştirmektense ağlamayı tercih ediyorlar. İnsanlar değişebileceklerinden çok daha kolay ağlayabilirler, bu, benim gibi insanların henüz çocukken sokakta öğrendiği bir psikoloji kuralıdır."
James Baldwin, 31 Temmuz 1977
"Acı gerçek şu ki, Amerika'daki beyaz insanların büyük çoğunluğu, beyaz amaçlarına hizmet edebileceği durumlar dışında, siyah insanları eğitmekle ilgilenmedi. [...] Bir çocuğa, onu hor gören hiç kimse tarafından eğitim verilemez ve çocuklar kandırılmayı göze alamazlar. Bir çocuğa artık siyah olmayacağını ama asla beyaz olamayacağının bildirildiği bir belirsizlikte kimse eğitim veremez. Siyah insanlar bu eğitim şekliyle çok fazla siyah çocuk kaybetti."
James Baldwin, 29 Temmuz 1979
"Kadınların büyük bir çoğunluğuna fırsat tanınmazken, eşitlik devam ederken, adaletsizlik sürerken; ben feminist olmak zorundayım, "Önce Eşitlik" sloganıyla hareket eden yaşlı bir feminist."
Mahatma Gandhi, 26 Temmuz 1926
"Benim bayrağın arkasına gizleyecek bir suçum, dinin arkasına gizleyecek bir günahım yok."
Ahmet Şık, 26 Temmuz 2017
"Ölenleri onurlandırmak için meçhul asker anıtları yapılıyor. Meçhul asker anıtlarının ölenlere ne faydası var? İnsan yaşamalı. Yaşamalı ki onuru korunabilsin! [...] Onur, yaşayanlar içindir, ölülerin onura ihtiyacı yoktur. Savaş ölümdür. Ölmek ya da öldürmek. Barış yaşamdır. Barış onurdan yanadır, onur da barıştan!"
Carl von Ossietzky, 25 Temmuz 1932
"Artık kuşlar bile değişti. Benim balkonumda kırlangıçlar yuva yapmıştı. O yuvada ne kırlangıçlar büyümüştür. Bilirim bütün hayatlarını. Hayat boyu onları seyretmişimdir; yavrularını uçurmalarını... Artık bir tane bile kırlangıç yok. Kırlangıçlar gitti. Gece kuşları gitti. Eskiden Kınalı'da martı görmezdik, şimdi martılar çoğaldı. Çöplükler oluşunca martılar bu tarafa geldiler. Şimdi Taksim Meydanı'nda da martı görüyorsun ki yoktu eskiden. Adada karga vardı, güvercin yoktu. Biri aldı iki üç güvercin getirdi, ondan sonra güvercinler çoğaldı. Güvercin var ama mesela kumru yok..."
Hrant Dink Vakfı'nın "Sessizliğin Sesi" serisinin yedinci kitabı "Kınalıadalı Ermeniler Konuşuyor" kitabı için 24 Temmuz 2020 tarihinde İstanbul'da oyuncu bir kadınla yapılan mülakattan.
21 Temmuz 1953’te, üniversitelerdeki siyasi hareketliliği azaltmak için, profesörlerin siyasete katılmaları yasaklandı. Bu yasaktan 11 ay sonra (21 Haziran 1954) 60 yaş üstü profesörler aynı gerekçeyle emekli edildi. Tepkiler üzerine 5 Temmuz 1954'te tüm öğretim görevlilerine ve devlet memurlarına siyasete katılma yasağı geldi. Yasağa uymayanlar için altı ay görevden uzaklaştırma, tekrarında emekliye ayırma uygulaması başlatıldı. Demokrat Parti'nin siyaseti üniversitelerde uzaklaştırma arzusu hiçbir zaman gerçekleşmedi ve DP hiçbir zaman üniversiteler üzerinde egemenliğini kuramadı. Aksine DP iktidarının son günlerine, üniversite öğrencilerinin boykot ve protestolarının çok etkisi oldu.
"İnsanım. İçgüdüsel olarak yaşamak istiyorum. Savaş insanı yok eder. Bu nedenle barıştan yanayım. Kadınım. Kadın olmanın bilincini taşıyan bir kadınım. Kadınlar anadır, evladı olmayan dahi anadır, anaçtır. Nesilleri beslerler, büyütürler, korurlar. Bu nedenle tüm dünyada kadınlar savaşa karşıdırlar, barıştan yanadırlar. Yetiştirdikleri kuşakların harcanmasını göze alamazlar. Yani kadın olduğum için de özellikle barıştan yanayım. Ziraat mühendisiyim. Toprağı, suyu, insanı, bitkisi, hayvanı, böceği ile görevim doğayı daha üretken, daha verimli, daha güzel hale getirmek, geliştirmektir. Savaşlar, yok eder, yakar yıkar. Mesleğimden ötürü de savaşa karşıyım, barıştan yanayım."
" Barışın 'herkesin işi' olduğuna inanıyorum!"
12 Eylül döneminde, Barış Derneği yöneticilerinden biri olma "suçu"ndan yargılanan ve davanın tek kadın tutuklusu olan Reha İsvan'ın 21 Temmuz 1983 tarihinde mahkemede yaptığı konuşmadan bir kesit ve konuşmanın kapanış cümlesi.
"Hitler, silahların tek başına belirleyici olmayacağını biliyordu; halkın ruhunu şekillendirmeye odaklandı ve tarihte benzersiz bir şey yarattı: körü körüne itaat."
Friedrich Keller, 15 Temmuz 1941
"Umutlarımı karmaşa, sefalet ve ölüm üzerine kuramam. Tüm ideallerimden vazgeçmemiş olmam gerçekten şaşırtıcı, çünkü bunlar bana gerçekleştirilmesi imkansız görünüyor. Yine de onları koruyorum, çünkü her şeye rağmen insanların kalplerinin iyi olduğuna hala inanamıyorum. Bu zulmün sona ereceğine, barış ve huzurun yeniden geleceğini düşünüyorum"
Anne Frank, 15 Temmuz 1944
“İstanbul muhakkak ki güzel şehir. Ama benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var.”
Orhan Veli’nin 15 Temmuz 1947’de Nahit Hanım’a yazdığı mektuptan.
"Yattığım odanın tavan kirişlerinden birinin yan yüzeyinde çılgınlar gibi koşuşturan karıncalar var. Kirişin bir ucundan aniden hızla bir dörtlü öbür ucuna yola çıkarken, diğer uçtan da bir altılı yola çıkmış bulunuyor ve yüzeyin ortasında karşılaştıklarında büyük bir çarpışma; hepsi birbirine şiddetli bir biçimde dokunuyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi yollarına (ters doğrultuda) devam ediyorlar. Nereden gelip nereye gittikleri belli değil kaza eseri aşklar bu çarpışmalar bazen bir bir bazen iki iki bazen daha çok sayıda büyük bir telaşla koşuşturuyorlar... Yeryüzündeki aşk olasılığı ve süreci de karıncaların karşılaşmaları ve yaklaşık 10 saniye birbirlerine dokunmaları oranında.
Ne zavallılık!"
Nilgün Marmara, 15 Temmuz 1987
"İlk dolmakalemime sahip olduğum gün, mürekkebin cezbeden kokusuyla tanıştım. Mürekkebin kağıt üzerinde benim isteğime göre harflere dönüşmesi bir büyüydü sanki. Mürekkep kokusunu çekiyordum içime; harfleri, sözcükleri beynime sızdırıyordu bu koku. Kalem kötü ise, daha doğrusu kalemi kötü kullanmışsam ellerim mürekkeple boyanırdı. Buna, eline yüzüne bulaştırmak denilebilir herhalde. Elime yüzüme bulaştırmamayı öğreniyordum giderek. Mürekkebin dikkat isteyen özelliğiydi bu; mavi, siyah, yeşil, kırmızı mürekkep şişelerinden dolmakalemime mürekkep çekmek müthiş bir duyduydu benim için. Mürekkebe su katılmayacağını önce babamdan öğrendim, sonra yaşamdan. İlk kompozisyon ödevlerimden birini mürekkep hakkında yazdığımı anımsıyorum, bugün bile!"
Ahmet Telli, 14 Temmuz 2001
"Kelimeleri hafife alma alışkanlığım hiç yoktur. Yirmi yedi yıl hapiste kalmak bana bir şey kazandırdıysa, o da yalnızlığın sessizliğini kullanarak kelimelerin ne kadar değerli olduğunu ve gerçek konuşmanın insanların yaşamı ve ölme biçimleri üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu anlamamı sağlamasıydı."
Nelson Mandela, 14 Temmuz 2000
13 Temmuz 1962’de Ulrike Meinhof, Konkret’teki makalesini “Ateş ederek dünyayı değiştiremeyiz sadece daha fazla zarar veririz.” cümlesi ile bitirdi. Aynı gün Rudi Dutschke, Meinhof’un bu sözlerine “Radikal eylemlerle harekete geçmek için daha ne olması gerekiyor?” sorusuyla yanıt verdi. Meinhof’un karşılığı gecikmedi “Önümüzdeki silah, eleştiri olmalı, silahlı eleştiri değil.” Meinhof’un bu sözleri; 17-18 Şubat 1968 Vietnam Kongresinde slogan olarak kullanıldı.
12 Temmuz 1968’de Almanya Sosyalist Öğrenciler Birliği’nin (SDS-Sozialistische Deutsche Studentenbund) kadınları ilk otonom kadın grubu olan Weiberrat’ı kurdu. SDS dağıldıktan sonra Weiberrat Frankfurt’ta faaliyetlerini “Frankfurt’un Sosyalist Kadınları (Sozialistische Frauen Frankfurts)” olarak devam etti ve Frankfurter Weiberrat adıyla ilk kadın merkezini kurdu. Kapısını tüm mağdur kadınlara açan Frankfurter Weiberrat, yüzlerce psikolog, hekim ve avukatla Almanya’nın Berlin Kadın Merkezi’nden sonra en büyük ikinci kadın merkezi olarak faaliyetlerine devam etmektedir.
"ne çok şey sise borçludur yeniliğini"
Murathan Mungan, 12 Temmuz 1993
"Bireysel ve toplumsal yaşamlarımızda başkaları için temel bir kaygı duymak, tutkuyla hayalini kurduğumuz dünyayı daha iyi bir yer haline getirmede çok önemli bir rol oynayacaktır."
Nelson Mandela, 12 Temmuz 2008
"Mektubu bir edebiyat türü saymak doğru değil sanırım.
Bir kere gizliliği vardır. Bir okur topluluğunu değil, sadece yazılan kişiyi ilgilendirir. Daha doğrusu, bir okur topluluğu için değil alıcısı için yazılmıştır. Mektup, yazan için mektuptur sonunda. Ama bu mektupları yazan bir gün ünlü kişi olduğunda, bunları yayımlamanın doğru olup olmadığı düşünülemez mi? Bu bir insanın kişisel yaşamına (mahremiyetine) girmek olmaz mı?
[...]
Burada Nâzım’ın coşkun mektuplarını anmamak mümkün değil elbette. O bu mektupları yazarken yayımlanacaklarını düşünmüyordu sanırım. Daha da ileri gidersek, sanırım yayımlanıp yayımlanmamaları hiç önemli değildi onun için. O, otuz yıl sürebilecek bir yalnızlığın, bir birikimin, bir susturulmuşluğun sonuçlarını döküyordu onlara. Ve şiirleriyle birlikte düşünüldüğünde, Nâzım’ın kişiliği, yapısı daha bir açıklık kazanıyordu.
Bu çeşit mektupların yayınlanmasından yanayım elbet."
Turgut Uyar, Politika, 10 Temmuz 1976
"Kadın şairler sözü, erkek egemen bir toplumun ürettiği kavram olsa gerek. Bu kavram bir gün hayatımızdan kaybolacak. Kadın hep var olacak, belki şiir de. "Kadın şairler" gibi bir tamlamaya gereksinim duymayacağız. Tüm egemenliklerin bitti bir ütopyada şairler, cinsiyetlerine göre tarif edilmeyecek ve belki onlara "şair" bile denilmeyecek artık."
Ahmet Telli, 8 Temmuz 2000
1970 yılının Kasım ayında Bengal Körfezi'nde küçük, ıssız bir ada göründü. Bangladeş adaya kendi deniz sınırlarında olduğunu iddia ederek; Dokkhin Talpotti (Güney Talpatti) adını verdi, Hindistan ise adaya kendi deniz sınırlarında olduğunu iddia ederek New Moore adını verdi. Anlaşmazlık, Bangladeş tarafından Daimi Hakemlik Mahkemesi'ne taşındı.
7 Temmuz 2014'de Daimi Hakemlik Mahkemesi; New Moore adasının Hindistan deniz sınırlarında olduğuna ve adanın Hindistan'a bağlanması gerektiği kararını verdi.
Ancak Güney Talpatti ya da New Moore bu karardan çok önce yeniden okyanusta kayboldu. Ada son kez 24 Mart 2010'da Kalküta Üniversitesi'de Okyanus bilimci profesör Sugata Hazra tarafından görüntülendi.
"Duvarın ötesine yüksek sesle bağırmak istiyorum: Ah, lütfen, bu görkemli günü fark edin! Unutmayın, ne kadar meşgul olursanız olun, acil günlük işler için hızla koşuştururken bile, çabucak kaldırıp başınızı bu enginliğe, gümüş bulutlara ve içinde yüzdükleri sakin mavi okyanusa bakmayı unutmayın. Son ıhlamur çiçeklerinin tutkulu nefesiyle bezenmiş havayı ve bu günde yatan ışıltı ve görkemi fark edin, çünkü bu gün bir daha asla, asla gelmeyecek! O, size ayaklarınızın dibinde duran ve kaldırıp dudaklarınıza götürülmeyi bekleyen bir gül gibi armağan edilmiştir."
6 Temmuz 1917, Rosa Luxemburg, Hans Diefenbach'a yazdığı mektuptan
“Hepimiz hayattayız ama neden ve niçin yaşadığımızı bilmiyoruz; hepimiz mutluluğu arıyoruz; hepimiz farklı ama bir o kadar da aynı hayatları yaşıyoruz.”
Anne Frank, 6 Temmuz 1944
"Tehlikeli düşünce diye bir şey yoktur; düşünmenin kendisi tehlikelidir"
Hannah Arendt, 6 Temmuz 1974
"Bizim korkumuz asla tutuklanmak olmaz. Bizim tek korkumuz gazeteci olarak halka gerçekleri anlatmamak, anlatamamak olur. Bundan asla vazgeçmeyiz"
Timur Soykan, 6 Temmuz 2005
“Rejim, toplumu yolsuzluk operasyonlarına ikna etmek gibi bir derdinin kalmadığını ilan ediyor. Halka ‘Benim dışımda bir iktidarı seçemezsin. Esirimsin’ diyor. Halk ya bu baskıya boyun eğerek rejimin kölesi olacak, daha da yoksullaşacak ya da özgürlüğünü, haklarını, ülkesini savunacak.”
Timur Soykan, 5 Temmuz 2025
"Darbe sürüyor. Halkın iradesi gasp ediliyor. Sandığın manası kalmıyor."
Timur Soykan, 5 Temmuz 2025
"Öğrenciye anlamsız ve önemsizmiş gibi önceden elde edilmiş sonuçlar sunulmamalıdır. Soruyu bilmeyene cevabın nasıl bir faydası olabilir? Neyi aradığını bilmeyen nasıl keşif yapabilir?"
Emil Du Bois-Reymond, 4 Temmuz 1872
"Hayattaki misyonum yalnızca hayatta kalmak değil, aynı zamanda gelişmektir; bunu da biraz tutkuyla, biraz şefkatle, biraz mizahla ve kendi üslubumla yapıyorum."
Maya Angelou, 4 Temmuz 2011
"Şiir özellikle bir insanlık çıkınıdır. Hangi siyasal, ekonomik doğrultuda kullanılırsa kullanılsın, birikimi durdurulup değiştirilemez. Kullandığı malzeme, binlerce yıldır kullandığı malzemedir. Hiçbir sınıfa mal edilemez onun yaratılması. Onu yaratan, yaşar durumda tutan bir genel dünya yaşamıdır.
[...]
Sanırım bugün bütün dünyada, şiirin ric’ati, yüzyıl başında kazandığını sandığı yerlerin yanlışlığındandır. Belki bu yüzden büyütüp beslediği öbür sanatlar karşısında ezilmekten utanıp susuyor.
Ama sayısı çok olmasa bile o (bazı önemli ve büyük) adlar, o bir bölük ozan yetmez mi şiirin onurunu kurtarmaya!"
Turgut Uyar, Politika, 3 Temmuz 1976
Ernesto Guevara'nın 7 Kasım 1966 ile 7 Ekim 1967 tarihleri arasında tuttuğu günlük Havana'daki Instituto del Libro tarafından "Diario del Che en Bolivia (Che'nin Bolivya Günlüğü)" adıyla, 2 Temmuz 1968'de yayınevi önünde dağıtılmak üzere 600.000 adet basıldı. Önceden bildirilen sayıyı az bulan ve bir örnek alamayacağından korkan yaklaşık bir milyon Kübalı geceyi yayınevinin önünde geçirdi. Günlük dağıtılırken yayınevi önünde herhangi bir arbede yaşanmadı ve günlüğü alamayanların üzüntüsünü gören yayınevi çalışanları kendilerine yardım edecek 20 gönüllü çıkarsa 400.000 adet daha basabileceklerini açıkladı. İki yüz binden fazla Kübalı gönüllü çalışma talebinde bulundu. Yayınevi 80 gönüllü seçti. Gönüllüler, yayınevi çalışanları ile beraber dönüşümlü çalıştı. Üç gün içinde Che'nin Bolivya Günlüğü yeniden bir milyon adet basıldı.